ACELE EDENLER VE HUZURSUZ KALANLAR

Geçtiğimiz haftalarda konuştuğumuz o kronik yorgunluk halinin köklerini ararken, dönüp dolaşıp aynı kapıya çıkıyoruz. Hayatın vitesini o kadar çok yükselttik ki, ruhumuz bu hıza yetişemiyor. Eskiden bazı şeyler zaman alırdı ve biz o süre zarfında beklemeyi bilirdik. Beklemek hayatın olağan bir akışıydı.

Şimdi ise elimizde bir sihirli değnek varmış gibi her şeyin şimdi, hemen, derhal olmasını istiyoruz. İnternet sayfası iki saniye geç açıldığında içimiz daralıyor, yemek siparişi birkaç dakika geciktiğinde dünyamız başımıza yıkılıyor gibi hissediyoruz. Kafede garsonu beklerken, banka kuyruğunda sıra sayarken ya da kırmızı ışıkta yeşilin yanmasını beklerken parmaklarımız hemen telefona gidiyor. Tek bir saniyelik boşluğa bile tahammül edemez hale geldik.

BEYNİMİZİN "ANINDA TATMİN" TUZAĞI

Peki, ne oldu da bu kadar sabırsızlaştık? Hayatımızı hız üzerine kurduk kurmasına ama bu hızın iç dünyamızdan ne götürdüğünü pek hesaba katmadık. Her şeyin anında olduğu bir dünya inşa ettik; fakat bu sefer de en değerli yeteneğimizi, sabretme ve demlenme gücümüzü kaybettik.

Çünkü insan zihni, her istediğine saniyeler içinde ulaşmaya alıştıkça beklemeyi bir "cezalandırma" olarak kodlamaya başlar. Sabrın olmadığı yerde hoşgörü barınamıyor, hoşgörünün olmadığı yerde de içsel dengemiz sarsılıyor. En ufak bir belirsizlikte, en ufak bir gecikmede gemileri yakmamızın kökeninde hep bu tahammülsüzlük yatıyor.

TOHUMU GÜNDE ON KEZ SULAMAK GİBİ

Oysa insan ruhu bir fasulye tohumu gibidir; toprağa atarsınız, sularsınız ve onun kendi vaktinde, kendi doğasına uygun olarak yeşermesini beklemek zorundasınız. Günde on kez toprağı kazıp "Hâlâ neden çıkmadın?" derseniz, tohumu büyütmez, çürütürsünüz.

Bugün tam da bunu yapmıyor muyuz? İlişkilerimizde, kariyerimizde, hayatın getirdiği dönüşümlerde hep sonuç odaklıyız. Süreci sindirmeden, yola saygı duymadan her şeyin hemen ve kusursuz olmasını istiyoruz. Oysa aceleyle, telaşla yaşanan hiçbir deneyim insan ruhunda kalıcı bir huzur bırakmıyor.

BEKLEMEK NEDEN BU KADAR CANIMIZI YAKIYOR?

Bir düşünün; en son ne zaman hiçbir şey yapmadan, sadece beklemekten nefret etmeyerek bir an yaşadınız? Trafikte sıkışıp kaldığınızda ya da bir işin sonucunu beklerken içinizi kemiren o öfke ve sabırsızlık, aslında hayatın akışına karşı verdiğimiz bir savaş değil mi? Zihnimiz sürekli tetikte kaldığında, anı yaşama yetimiz yavaş yavaş sessizliğe gömülüyor.

Hayat, bizim acelemize ayak uydurmak zorunda değil. Belki de yeniden hatırlamanın vakti geldi: Beklemek bir kayıp değil, ruhun nefes alma arasıdır. Sabrı unuttuğumuz için huzuru kaybediyoruz.

Biraz durmaya, yavaşlamaya ve hayatın kendi doğal ritmine güvenmeye her zamankinden çok daha fazla ihtiyacımız var.