Aylak Adam - Yusuf Atılgan (Bir Aylaklık Manifestosu)
Yusuf Atılgan 1921 yılında Manisa’da doğmuştur. Yazarlık öncesi bir dönem edebiyat öğretmenliği de yapmıştır. 1989 yılında ölümüne kadar Türk Romancılık tarihinin ilk modernist eserlerini vermiştir.

Konumuz olan Aylak Adam (1959) adlı eserinden önce 1973 basımlı Anayurt Oteli adlı romanını okumuştum. Her iki eser de tek karakter üzerinden kurgulanmıştır. Anayurt Oteli’nde Zebercet Bey; Aylak Adam’da C. karakterleri tek ve belirgin kahramanlardır. Her iki karakter de erkek olup çocukluk travmalarının şekillendirdiği cinsellik, ergenlik ve aile içi sorunlar ile boğuşmaktadırlar. Her iki karakter de toplumla ve çoğunluk ile uyumsuzdur.
Aylak Adam, Türk Edebiyatının ilk varoluşçu eserlerinden olup yazar tarafından kendisine sadece C. harfi uygun görülen bir mirasyedinin anlam arayışını bizlere yansıtır. Genel olarak kahramanımız sadece vakit öldürerek günlerini geçirmeye çalışmaktadır. İki kişiden oluşan aile modelini benimseyen Bay Aylak, biraz huysuz, çoğunlukla mutsuz ve sadece aşk maceraları peşinde koşan bir gençtir. Aradığı mükemmel aşka, ideal kadına çok yaklaşsa da bir türlü ona sahip olamamaktadır.
Aslında aradığı biraz da gerçeklik, özgünlük, benzersizlik, kopya edilmemişliktir: “'İş avutur,' derdi babası. O böyle avuntu istemiyordu. Bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. Kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu. Yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. Çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. Güçlüğü umutsuzca zorlamak bile güzeldi.”
Bay Aylak eğitimli, kültürlü ve bilgili birisi olarak tasvir edilir. Çalışmamasının sebebi zengin olması kadar çevresi ile uyumsuz olmasıdır. Çevrenin normlarını anlamsız bulur. Toplumun dayatmalarını reddederken travmalarının esiri olmuştur. Arkadaşı Sadık romanın son sayfalarında kitabı özetlemiştir üç cümle ile: “'Korkuluksuz köprüden geçer gibiyiz,' diyor. Bütün değerlerini yitirmiş, dayanacak bir şey arıyor. Yakında büsbütün kaçırırsa şaşmam.“
Romantik ve gerçeklikten kopuk eserleri sevmez Yusuf Atılgan: "Kötü yazarın yasak bölgesi. Neydi o kaldırıp attığım dünkü kitap! Adam sabah kalkıyor, yüzünü yıkıyor, parkta oturuyor, yemek yiyor, sevgilisiyle dolaşıyor, gecenin bir vakti evine gelip yatıyor. Hiç mi çişi gelmedi?” Kendisi hayatı olduğu gibi, duru bir Türkçe ile anlatır.
Benzetmeleri, tamlamaları eşsizdir:
-
“Kadının yüzünde sanki koyu vişne bir ağızla Romalı heykel burnundan başka bir şey yoktu. Koyu vişne kıpırdadı:— Sahibi var mı efendim?”
-
“Adam gitti, duvardaki deliğe seslendi. Stadyum gişelerindeki delikler gibi.”
-
“Taksim demişler buraya. Yollar ayrılıyor diyedir.”
-
“Kadınların neden evlendiklerini anlıyorum: Yalnız kalabilmek için."
-
“Bu külhanbeyi şakası üzüntüsüne bir havalanma deliği açtı.”
Giriş bölümünde her ne kadar zorlansam da yazarın tekniğini anladıktan sonra eser nehir gibi aktı benim için. Pek beğendiğim romana puanım 8.
Akılda Kalanlar
Güldü. Yaman adamdı bu dilenci. İnsanların işten dönerken ucuza huzur satın aldıklarını biliyordu.
Bugün, şimdilik "paltosunu ilk çıkardığı gün" dü, sonra "Güler'i ilk gördüğü gün" olacaktı.
Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz, o bilmeden başkaları veriyor. Ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor.
Bazı kitaplarda "sizi seviyorum" u okuyunca gülerim. Sanki "siz" sevilirmiş! "Sen" sevilir, değil mi?
Bir kadın çocuğu dövdü. Dayak yiye yiye bu şehirde yaşamayı öğrenecekti. Hep tetikte olacaktı. Yasaktı dalgınlık. Daldı mı, büyük şehir insanı kornalar, çanlar, küfürler, gıcırtılar, çarpmalarla kendine geliyordu.
Dudakları onunkileri buldu. Artık konuşmayacaklardı. "Değil, yalnız etimiz konuşacak. Dudaklar sesleri kesip biçerler. İnsanın et olmayan tek yeri beyni değil mi? Et beyinli! Bir insan için söylenebilecek en ağır horlama sözü. Et beyinli!
Uzun boylu bir kadın girdi. Ayakkapları topukluydu. "Yapmalarını kırıp kendi topukları üstüne inse daha bir kadınlaşacak. Bu kadın uzun topuk modasını kısaların çıkardığını bilmiyor mu? Uzunlar ahmak olur, derler. Doğru.
"Belli, birini bekliyor. Dimdik göğüsleri. Dünyayı yöneten yuvarlaklar.”
Neden kadınlar kalabalık içinde sürtünmeyi istemezler? Erkek köpekler gibiyiz. Onlar koklaya koklaya, biz sürtüne sürtüne...
Önce bir sinemaya girip iki saat, ıslak ıslak, deli deli öpüştüler. Sıcaktı. Yalnız bacaklarına dokunmuyordu. Neden ona her gelişinde bacaklarını da getirirdi?
Mavi boşlukta etimiz bile sonuna dek sevişemiyor. Çünkü bu ses geçmez, ışık sızmaz odada bile başkaları bizimle birlik. Ama bir gün babanı, başkalarını kovup geleceksin. O zaman keskin ışıkta soyunup açık pencerede sevişeceğiz.
Demek bu adamın kulakları da çift görevliydiler: Hem işitiyor, hem de işittiği sözden hoşlandığını belirtebiliyordu.
Hepimiz korkağız. Korktuğumuz için severiz; korktuğumuz için yaşarız; korku yüzünden öldürürüz. En kötüsü kısa sıkıntılardan korkarız.
Belki de insanlar kendi kendilerini düşünmek, hayaller kurmak için yeteri kadar yalnız kalamadıklarından anlayışsız oluyorlardı.
Ortak neleri var? Haftanın belli günleri et ete sürtünmekten başka? Gene de dayanıyorlar. Çünkü birlikte yaşama zorunluluğuna inanmışlar.
Duyarlık akımı ancak insan etinin değinmesiyle olabilir. Hava tanımlamasında başka bir değişiklik: Hava iletken değildir. Tam anlaşma mı istiyorsunuz? Öyleyse, haydi bakalım insanlar, aranızda hava boşluğu bırakmayın!
Evlenmek! Can sıkıcı dairelerden birinde, tanımadığımız bir adamın bizi birleştirmek görevine boyun eğmek.
Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın.
Diğer Yazılar




