VEBA: MİKROP KÜÇÜK, SORUN BÜYÜK
Veba, Albert Camus'nun 1947 tarihli absürdist varoluşçu romanıdır. Romanın konusu, veba salgınıyla mücadele eden ve karantinaya alınan Fransız Cezayir şehri Oran'da geçmektedir. Roman, Camus'nun bakış açısıyla Oran'daki hayata dair bir kesit sunar ve genel olarak bireysel karakterlerin kendi kaderlerini etkileme güçsüzlüğünü vurgular.

Bir romanın gerçek değeri, yalnızca yazıldığı dönemi anlatmasında değil, her dönemde yeniden okunabilmesinde yatar. Albert Camus'nün Veba romanı da tam olarak böyle bir eserdir. İlk bakışta Cezayir'in Oran kentinde patlak veren bir salgının hikâyesini anlatıyor gibi görünse de sayfalar ilerledikçe anlarız ki Camus'nun asıl konusu hastalık değil, insanın kötülük karşısındaki tavrıdır.
Roman kurgulandığı yıllarda Avrupa’da, II. Dünya Savaşı'nın yıkıcı etkileri yeni yeni görülmeye başlanmıştı. Bu nedenle birçok eleştirmen, romandaki vebayı Nazi işgalinin bir alegorisi olarak yorumladı. Gerçekten de benzerlikler dikkat çekicidir. Oran'ın dış dünyadan koparılması, işgal altındaki Avrupa'yı; insanların başlangıçta tehlikeyi küçümsemesi, faşizmin yükselişine karşı gösterilen kayıtsızlığı; salgına karşı örgütlenen gönüllüler ise direniş hareketlerini çağrıştırır.
Ancak Veba'yı yalnızca tarihsel bir alegoriye indirgemek, Camus'ye haksızlık olur. Çünkü romanın asıl gücü, belirli bir dönemi anlatırken bütün zamanlara seslenebilmesidir. Camus için "veba", yalnızca bir mikrop değildir. İnsanlığın içinde sürekli var olan kötülüğün adıdır. Bazen savaş olarak çıkar karşımıza, bazen diktatörlük, bazen fanatizm, bazen de insanların "Beni ilgilendirmez." diyerek sessiz kalması şeklinde.
Bu noktada Camus ile George Orwell arasında ilginç bir paralellik kurmak mümkündür. Her iki yazar da totaliter rejimlerin insanı nasıl dönüştürdüğünü anlatır; ancak bunu farklı edebi yollarla yaparlar. Orwell'in Hayvan Çiftliği adlı eseri, Sovyetler Birliği'ndeki Stalinist rejimi doğrudan hicveden keskin bir siyasal alegoridir. 1984 ise devlet gözetimi, propaganda ve hakikatin sistematik biçimde çarpıtılması üzerine karanlık bir distopyadır. Orwell'in dünyasında baskının kaynağı somuttur: Devlettir, iktidardır, ideolojidir ve "Büyük Birader"dir.
Camus ise daha farklı bir soru sorar. Kötülük yalnızca iktidarın ürettiği bir şey midir, yoksa her insanın içinde filizlenebilecek bir ihtimal midir? İşte bu nedenle Veba, Orwell'in romanlarından daha az politik görünse de aslında daha geniş bir ahlaki zeminde ilerler. Camus, tek bir rejimi değil, insanın kötülüğe teslim olma eğilimini sorgular. Onun "veba" metaforu, yalnızca Nazizm'i değil, insanlığın her dönemde üretebildiği baskıyı ve kayıtsızlığı temsil eder.
Bugün dünyaya baktığımızda hem Orwell'in hem de Camus'nun hâlâ güncel olmasının nedeni budur. Orwell bize özgürlüğün nasıl elimizden alınabileceğini gösterirken, Camus özgürlüğü koruyacak ahlaki cesaretin nereden doğacağını sorgular. Orwell, "iktidar gerçeği değiştirir" der; Camus ise "gerçeği savunacak insanlar olmazsa kötülük kazanır" mesajını verir. Biri sistemleri teşhir eder, diğeri insan vicdanını.
Romanın merkezindeki Dr. Rieux de bu düşüncenin temsilcisidir. O bir kahraman olmak istemez. Büyük idealler peşinde koşmaz. Tek yaptığı, hastaları tedavi etmektir. Camus, belki de en büyük erdemin sıradan görevini vicdanla yerine getirmek olduğunu söyler. Kötülüğe karşı mücadele, her zaman destansı bir direniş olmak zorunda değildir; bazen yalnızca işini dürüstçe yapmak bile bir direniştir.
Romanın sonunda Camus'nun verdiği mesaj ise ürkütücü olduğu kadar gerçekçidir. Veba tamamen yok olmaz. Mikrop bir gün yeniden ortaya çıkmak üzere sessizce bekler. Bu satırlar, yalnızca biyolojik bir hastalığı değil, insanlığın içindeki kötülüğün hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmayacağını anlatır. Demokrasi, özgürlük ve insan hakları bir kez kazanılıp sonsuza kadar korunacak değerler değildir; sürekli emek ve dikkat ister.
Camus'nun Vebası bu yüzden yalnızca salgınların değil, vicdanın kitabıdır. Orwell'in romanları ise yalnızca diktatörlüklerin değil, hakikatin nasıl çarpıtılabileceğinin anatomisidir. Aradan geçen onlarca yıla rağmen her iki yazar da bize aynı soruyu sormaya devam ediyor: Kötülük kapımızı çaldığında onu fark edebilecek miyiz ve ona karşı sessiz kalmayacak cesareti gösterebilecek miyiz?
Akılda Kalanlar
Bir kenti tanımanın en bildik yollarından biri de insanların orada nasıl çalıştığına, orada birbirlerini sevdiğine ve nasıl öldüğüne bakmaktır.
“Soru: Zamanını yitirmemek için ne yapmalı? Yanıt: Onu alabildiğine duyumsamak. Yöntem: Bir dişçinin bekleme odasında rahatsız bir koltukta gün geçirmek, pazar öğleden sonrasını balkonda yaşamak, anlamadığımız bir dilde konferanslar dinlemek, ayakta yolculuk etmek için en sapa ve en uzun demiryolu güzergâhını seçmek, tiyatro gişesi önünde kuyruğa girmek ve bilet almamak, vb.”
Gerçekten de hava ısınıyordu, ha bir ateş eksik, ha bir ateş fazla. Tüm kentin ateşi vardı,
Fareler sokakta, insanlar evlerinde ölür. Ve gazeteler yalnızca sokakla ilgilenir.
Evet, herkes bunu biliyordu, ölüler dışında.
Felaketler ortak bir şeydir, ancak başınıza geldiğinde inanmakta güçlük çekilir.
Ve kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, ancak bu onun uzun sürmesini engellemez. Budalalık hep direnir,
Sonra, veba duracaktı, çünkü kendinin ne olduğunu ya bilmiyor ya da yanlış biliyordu.
Bir kumsalda bir Arap’ı öldürmüş, ticaretle uğraşan bir memurdu söz konusu olan. (yazar 1942 tarihli Yabancı adlı eserine gönderme yapıyor.)
Hastanenin yoksullar için ne demek olduğunu biliyordu. “Onun deneylerde kullanılmasını istemiyorum,” demişti hastalarından birinin karısı. Deneylerde kullanılmayacaktı, ölecekti ve hepsi buydu.
Mantıksızca umut ettiler ve acı çektiler.
Diğer Yazılar





