BİR GÖZÜMÜ KÖR ET!

Son yıllarda Türkiye’nin kalkınma hamlesinde en çok konuştuğumuz kavramların başında yerel kalkınma ve kırsal kalkınma geliyor. Bu alanda yürütülen projelerin başında sivil toplumun güçlenmesine yönelik projeler, Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından kırsal alanda ekonomik ve sosyal gelişmeyi sağlamak üzere yürütülen Kırsal Kalkınma Yatırımlarının Desteklenmesi Programı (KKYDP), Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu (TKDK) tarafından yürütülen Avrupa Birliği menşeili IPARD projeleri, Sosyal Gelişmeyi Destekleme Programı (SOGEP) ve kalkınma ajansların bölgesel projeleri geliyor.

BAŞARININ SIRRI: İNSAN KAPASİTESİ VE NİYET

Peki hayata geçen tüm projeler başarılı olabiliyor mu? Tabii ki hayır. Bu başarısızlıkların arkasında birçok farklı sebep var. Tasarımda ya da uygulamada çeşitli hatalar olabiliyor. Proje yürütücüleri yeterince bilinçli olmayabiliyor. Ama bir proje masada iyi tasarlansa da sahada iyi uygulansa da proje yürütücüleri yeterli bilinçte olsa da asıl sınavını bölgedeki 'insan' ve 'niyet' faktörüyle veriyor. Zira projelerin iyi işlemesi sadece iyi stratejilere, güçlü sözleşmelere, çalışkan uygulayıcılara bağlı değil, bölgedeki yerel yöneticilerin vizyonuna da bağlı.

Yerel kalkınma projelerinin başarısı liyakat ve bağımsızlık gerektirir. Ancak hazindir ki; bazı yerel yöneticilerin kişisel ikballeri bölgenin geleceğinden ve projenin başarısından daha önemli olabiliyor. Farklı ajandaları olan yöneticiler proje sahibi kurumları arka bahçeleri gibi görmek, proje bütçelerini de bir nevi örtülü ödenek gibi kullanmak isteyebiliyorlar.

Kulağınıza hiç yabancı gelmeyen durumlar değil mi? Küçük kafalarda “başka güçlerle iş birliği yaparak toplam gücü büyütme” değil de “başka güçleri pasifize ederek tek güç olarak kalma” ilkesi esas. Kısaca birleşerek büyüme değil de bölünürek küçülme yolu sıklıkla tercih ediliyor. Özellikle rüştünü ispatlamış ve halk nezdinde karşılığı olan bağımsız yapılar hedef alınıyor. Çünkü başrol paylaşılmak istenmiyor.

YOK SAYMA, YIPRATMA, YOK ETME

Süreç genellikle şu şekilde işliyor:

İlk aşamada pasifize etme politikası izlenir. Başarılı dernek ve/veya başarılı kişiler görmezden gelinir, yokmuş gibi davranılır. Dernek mevcut networkten uzaklaştırılır, potansiyel networklere dahil edilmez.

İkinci aşamada ise yıpratma siyasetine geçilir. Derneğe doğrudan çalışma denmez ama çelme takılmaya çalışılır. Derneğe destek verilmez, verilen destekler azaltılır, destekleyenler maniple edilmeye çalışılarak dernekten uzaklaştırılmaya çalışılır.

Dedikodu mekanizması devreye girer, “bu dernek ne yapıyor?” denilerek, “Sizin de başınız ağrır!” denilerek dernek sosyal olarak izole edilmeye çalışılır, derneğin yönetim yapısı zayıflatılmaya çalışılır. Bu yöntemlerin çoğu kapalı kapılar ardında yürütülür, ispatlaması zordur. Tekil bakıldığında küçük eleştiriler gibi görünür ama parçaları birleştirince ortada sistematik bir mobbing yani psikolojik taciz olduğu aşikardır.

Ve nihayetinde üçüncü aşama olan yok etme aşamasına geçilir. Gücün (geçici) sahibi sığdır, bencildir. Ya benimsin ya toprağın felsefesi ile yoğrulmuştur. Dernek verimsiz iş süreçlerine maruz bırakılarak enerjisi boşa harcanmaya çalışılır. Hatta dernek denetimlere tabi tutularak nefes alması zorlaştırılmaya çalışılır. Burada bir not düşeyim: Denetimler tabii ki önemlidir ve gereklidir. Ama niyetin üzüm yemek değil de bağcı dövmek olduğu durumlar çok da kolay gizlenecek durumlar değildir.

Yöneticilerin gözleri o kadar kararmıştır ki derneğin faaliyetlerinin sonlanması riski dolayısıyla faaliyet bölgesinin derneğin hizmetlerinden mahrum kalması ve nihayetinde kamu zararı oluşma ihtimali önemsenmez.

KISSADAN HİSSE

40 yaş üstü okur hatırlar. Milliyet gazetesinin Milliyet gazetesi olduğu dönemlerde 3. sayfada sağ üst köşede rahmetli Hasan Pulur’un “Olaylar ve İnsanlar” isimli köşesi yer alırdı. Önce kıssadan hisse anlatır, sonrasında anlattığı fıkra/hikâye/masal ile ilgili gündemi değerlendirdiği yazısına geçerdi. Ben de yukarıda anlattığım durumu özetleyen bir kıssadan hisse anlatayım.

Hırsı boyunu aşmış, hasetlikten içi kararmış bir adam yolda giderken karşısına bir cin çıkar. Cin “dile benden ne dilersen” der ve ekler: “Ne istersen vereceğim ama sana verdiğimin iki katını komşuna vereceğim.” Adam düşünmek için zaman ister, evine döner. “Büyük bir ev istesek, komşuya iki ev verecek. Bir küp altın istesek komşuya iki küp altın verecek.” diye eşiyle birlikte sabahlara kadar düşünürler. Ertesi gün adam cine gider. Cin “İyice düşündün mü?” der. Adam “Evet, iyice düşündüm” der. Cin “Komşuna iki katını vereceğim, buna göre düşündün mü?” diye sorar. Adam “Evet, buna göre düşündüm” der. Cin “Söyle bakalım isteğini” deyince adam “Bir gözümü kör et” der. Adam mutludur, tek gözle iyi kötü yaşayacaktır ama komşusu bir daha hiç görmeyecektir.

Yukarıda anlattığım üçüncü aşama tam da masaldaki adamın yapacağı tipte bir iştir. Bu tip adamlar toplumda maalesef ki varlar ve birkaç yüzyıl daha var olacaklar. Mesele bu tip adamların var olmasından ziyade bu tip adamların ülkemizde yönetici pozisyonlarına gelebiliyor olmasıdır. Üzerinde durmamız ve çözmemiz gereken mesele budur. Zira koltuğundan güç alanlar değil, koltuğuna güç verenler ülkemizi kalkındıracaktır.

Diğer Yazılar