YAŞARKEN YANLARINDA OLABİLDİK Mİ?
Bugün basın emekçisi bir arkadaşımızı daha kaybettik. Asri mezarlık camisinde kılınan cenaze namazından sonra ailesi, arkadaşları, meslektaşları tarafından son yolculuğuna uğurlandı. Ben acı haberi geç öğrendim, uğurlamaya katılamadım. Allah rahmet eylesin.
Cenaze namazında çekilen fotoğrafa baktığımda görülüyor ki, kalabalık bir topluluk cenaze törenine katılmış. Mümtaz Dündar’ı son yolculuğunda yalnız bırakmamışlar.
Herkes gelmiş acıyı paylaşmışlar, son görevlerini yapmışlar. Ne güzel…
Fotoğrafa bakarken aklıma daha önce kaybettiğim arkadaşlar ve yakınlarım geldi. Aklımda şu soru dolaşmaya başladı. “Yaşarlarken yanlarında olabildik mi?”

Öğrendiğime göre Mümtaz, uzunca bir zamandır tedavi görüyormuş. İstisnalar hariç bir çoğumuzun aklına bir ziyaretine gitmek, bir ihtiyacı var mı sormak, biraz olsun moral desteği sağlamak, bir telefon etmek gelmedi.
Bu yazdıklarımı yapmak belki hiçbir şeyi değiştirmeyecekti ama işte insanın içine ölüm haberini alınca bir acı oturuyor. Ölüm haberini alınca cenaze namazına koşa koşa gitmek işin kolay tarafı. Zor olan, ölüm haberi gelmeden önce merak etmek.
Cenazeye çelenk çiçek göndermek işin en kolay tarafı, zor olan, hayattayken kapısını çalmak.
Tabutun başında gözyaşı dökmek çok kolay. Zor olan, yaşarken nefes alırken yanında olabilmek.
Hiç kimse kusura bakmasın ama maalesef hepimiz yakınlarımızın, arkadaşlarımızın dostlarımızın kıymetini yaşarlarken bilemiyoruz. Ya da ihmal ediyoruz.
Tabutun arkasında ağlayarak yürümek, mezara toprak atarken gözyaşlarına boğulmak, fenalaşıp yere yığılmak hiçbir şeye fayda etmiyor. Çünkü o an zaten her şey, geri dönüşü hiçbir şekilde mümkün olmayacak şekilde bitmiş oluyor.

Hepimiz sanki ölümsüzmüş gibi yaşıyoruz. Asıl en büyük yanılgımız da bu. Oysa hepimiz bu dünyaya bir gün ölmek için geldik.
Hepimizin belirlenmiş bir yaşam süresi var ama sınırsız değil. Elli yıl, yetmiş yıl, doksan yıl, göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir zaman dilimi.
Peki hiç kendimize soruyor muyuz göz açıp kapayıncaya kadar hızla tükenen adına ömür denen bu küçücük zamanı nasıl yaşıyoruz?
Kavgayla.
Hakaretle.
Dedikoduyla.
Para hırsıyla.
Birbirimizi üzerek, kırarak, yok sayarak…
Sonra bir gün Azrail kapıyı çalıyor ve bütün o yaşamımızın her anını kaplayan çok büyük sandığımız meseleler bir anda toz zerresi kadar kalıyor.
Para bu Dünya’da kalıyor.
Ev bu Dünya’da kalıyor.
Araba bu Dünya’da kalıyor.
Unvan, makam bu Dünya’da kalıyor.
Ve hepimiz teker teker sırayla geri dönmemek üzere gidiyoruz.
İşte bu yüzden insanın kendisine yapabileceği en büyük kötülük, ölümsüzmüş gibi yaşamaktır. Daha da kötüsü, sevdiklerinin de ölümsüz olduğunu zannetmektir.
Yarın ararım, hafta sonu uğrarım, bir ara bakarım, nasıl olsa öğrendim iyiymiş,
Nereden biliyorsun? Belki yarın yok.
Belki bir ara hiç gelmeyecek.
Belki bugün arayıp sormadığın kapısını çalmadığın insanın yarın cenazesine gideceksin.
Ve sonra sosyal medyada bir fotoğraf göreceksin
“Yakın dostları son yolculuğunda yalnız bırakmadı.”
Halbuki asıl mesele son yolculukta yalnız bırakmamak değil. Mesele, o son yolculuğa çıkmadan henüz nefes alırken yalnız bırakmamak.
Onun için hayatımızdaki insanları cenazelerinde değil, hayattayken sahiplenelim.
Merak edelim, arayalım, küslük varsa barışalım, sevdiğimizi söyleyelim. Çünkü Azrail geldiğinde artık her şey için çok geç oluyor.
Herkese sağlıklı günler dilerim.
Sevgiyle kalın.
Diğer Yazılar




