BİR MİLLETİN YENİDEN DOĞUŞ GÜNÜ: 30 AĞUSTOS
Tarih bazen bir cümleye, bir ana, bir meydana sığar. 30 Ağustos 1922 işte tam olarak böyle bir andır: Bir milletin yok oluşa "hayır" dediği, küllerinden yeniden doğduğu gündür. Ve itiraf edelim: Bu ülkede bugün pek çok kişi bu günü sadece "tatil" diye biliyor, arkasındaki ölüm-kalım mücadelesinin farkında bile değil. Bu, cehaletin değil, vurdumduymazlığın göstergesidir.
Peki Ya O Savaş Kaybedilseydi?
Bir düşünce deneyi yapalım. Mustafa Kemal olmasaydı, ya da olsaydı da Dumlupınar'da o irade gösterilemeseydi, bugün bu satırları okuduğunuz dil bile başka bir dil olabilirdi. Sevr, bir tehdit olmaktan çıkıp acı bir gerçeklik olurdu. Anadolu parçalanır, İzmir Yunan'a, güneydoğu Fransız ve İngiliz mandalarına, doğu illerimiz başka güçlere peşkeş çekilirdi. "Türk milleti" diye bir kavramdan söz edilemez, belki de haritada "Türkiye" diye bir devlet hiç var olmazdı.
Denizli de dahil bu topraklarda yaşayan bizler bugün ya bir işgal gücünün ikinci sınıf vatandaşıydık, ya sürgün, ya da hiç doğmamış olurduk Bugün rahatça sokakta yürüyebilmemiz, kendi dilimizde konuşabilmemiz, kendi bayrağımızı çekebilmemiz bir lütuf değil, kanla ödenmiş bir bedeldir.
Dumlupınar'da Yazılan Kader
Düşünün bir an: Yedi düvelin işgali altında, toprakları paylaşılmış, ordusu dağıtılmış, umudu neredeyse tükenmiş bir millet. Ama içinde hâlâ bir kıvılcım var. "Ya istiklal ya ölüm" diyen bir kıvılcım. Başkomutanlık Meydan Muharebesi, sadece bir savaş değildi; bir milletin var oluş mücadelesiydi. Mustafa Kemal'in "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!" emri, sadece askere değil, tarihe verilmiş bir talimattı.
30 Ağustos'ta Dumlupınar'da kazanılan zafer, düşman ordusunun sadece geri çekilmesi değil, bir milletin kendi kaderine yeniden sahip çıkmasıydı. O gün, İzmir'e kadar uzanacak bir kovalamacanın da miladı oldu; 9 Eylül'de denize dökülen düşman, aslında 30 Ağustos'ta ruhen yenilmişti.
Rakamların Ötesinde Bir Anlam
Zaferi sadece askeri bir başarı olarak okumak, onu küçültmek, hatta ona hakaret etmektir. Bu, aynı zamanda bir irade zaferiydi. Anadolu'nun dört bir yanından gelen, çoğu okuma yazma bilmeyen ama neyin uğruna savaştığını çok iyi bilen insanların zaferiydi. Kağnısıyla cephe gerisinden mermi taşıyan kadınların, "Kara Fatma"ların, adı tarihe yazılmamış ama alın teri bu zaferin harcına karışmış nice insanın zaferiydi. Bugün klima altında oturup "eski bayramlar kalmadı" diye yakınanların hayal bile edemeyeceği bir açlık, bir yokluk, bir ölüm korkusu içinde kazanıldı bu zafer.
Zaferin Bize Bıraktığı Soru
30 Ağustos'u anlamlı kılan, geçmişte kalmış bir kahramanlık hikâyesi olması değil; bugüne söylediği sözdür. O gün kazanılan, sadece bir savaş değil, "biz birlikte olursak hiçbir güç bizi yenemez" gerçeğiydi. Bugün toplumsal ayrışmaların, kutuplaşmaların bu kadar derinleştiği bir dönemde, 30 Ağustos ruhu bize şunu hatırlatıyor: Ortak bir gelecek inşa etmek, ortak bir geçmişi hatırlamaktan geçer.
Dumlupınar'da toprağa düşen her şehidin, gazi olarak dönen her Mehmetçiğin bize bıraktığı miras, sadece bağımsız bir vatan değil; birlikte var olma iradesidir. 30 Ağustos, bu iradeyi her yıl yeniden hatırlamamız için bir çağrıdır; hatırlamak istemeyenlere rağmen.
Nice 30 Ağustos'lara, nice bağımsız yarınlara…




