BİZİM MAHALLENİN DEMOKRATLIK SINAVI
Geçtiğimiz gün dost meclisinde konu açıldı. “Demokrat ve sosyal demokrat ne demek?” Bu sorunun cevabını sondan bir önceki paragrafta bulabilirsiniz. Ben biraz daha derine inerek bu soruları Türkiye ekseninden değerlendirmek istiyorum.
Siyasetimizin en cilalı, en çok kullanılan ama içi en hoyratça boşaltılan kelimesi hangisidir diye sorsalar, hiç düşünmeden "Demokrat" derim. Sağcısı demokrat, solcusu demokrat, muhafazakarı demokrat... Peki, herkes bu kadar demokratsa, biz neden yıllardır demokrasiyi mumla arıyoruz?
Eğri oturup doğru konuşalım; Türkiye’de "demokrat" olmak ile Batı’daki "demokrat" olmak arasında, kebap ile hamburger kadar fark var. Batı’da bu kavram, kurumları, hukuku ve azınlığın hakkını korumayı anlatırken; bizde çoğunlukla "Sandıktan ben çıktım, o halde padişah benim" demenin kibarcası olmuştur.
Gelin, bu kavramların tozlu raflarında ve bizim çalkantılı siyasi tarihimizde samimi bir yolculuğa çıkalım.
"Yeter! Söz Milletindir!" Ama Hangi Milletin?
Bizim "Demokrat"lık serüvenimiz, o meşhur "Yeter! Söz Milletindir!" afişiyle başlar. O afişteki "Dur!" işareti yapan el, sadece tek parti bürokrasisine değil, devletin soğuk yüzüne karşı bir başkaldırıydı. Demokrat Parti (DP), o dönemde çevredekilerin, yani köylünün, muhafazakarın, taşralının merkeze yürüyüşüydü.
Ancak Adnan Menderes ve arkadaşlarının demokrasi anlayışı, zamanla *"Milli İrade Fetişizmi"*ne dönüştü. "Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz" diyen bir anlayış, demokrasiyi sadece sandıktan çıkan "sayısal çoğunluk" zannetti. Muhalefete tahammül azaldı, "Vatan Cephesi" ile insanlar "bizden olanlar" ve "olmayanlar" diye ayrıldı. Yani bizde sağın demokratlığı, devlete kafa tutarak başlayıp, devleti ele geçirince "benden başkasına hayat yok" diyen bir çoğunlukçuluğa evrildi.
İdris Küçükömer hoca boşuna dememiş, "Türkiye'de sol sağdır, sağ da soldur" diye... Ona göre halkı arkasına alan sağ partiler ilerici, statükoyu koruyan bürokratik sol ise gericiydi. Ezber bozan bir tez değil mi?
Paşa’nın "Ortanın Solu"ndan Ecevit’in "Mavi Gömleği"ne
Peki ya "Sosyal Demokratlar"? Bizde sosyal demokrasi, Avrupa’daki gibi işçiler sendikalarda örgütlenip "hakkımızı isteriz" diye sokağa dökülünce doğmadı. Bizimkisi biraz "devlet baba" usulü oldu. İsmet Paşa çıktı, "Biz ortanın solundayız" dedi ve CHP’nin yönünü değiştirdi. Ama bu, halktan kopuk, bürokratik bir soldu.
Ta ki Bülent Ecevit sahneye çıkana kadar...
Ecevit, o güne kadar siyasetçilerin giydiği gri, asık suratlı takım elbiseleri çıkardı; üzerine o meşhur "Mavi Gömleği"ni giydi. Mavi; umuttu, gökyüzüydü, işçinin tulumuydu. Kendisine "sosyal demokrat" denmesini pek sevmez, "Demokratik Sol" derdi. Çünkü ona göre sosyal demokrasi Batı'nın, Demokratik Sol ise bu toprakların, inancın ve kültürün ürünüydü. "Ne ezen ne ezilen, insanca hakça bir düzen" diyerek %41 oyu yakaladığında, solun bu topraklarda da iktidar olabileceğini, halka dokunabileceğini kanıtladı.
"Ben Kedi Miyim?" Diyen Bir Demokratlık
Sosyal demokrasinin Türkiye tarihindeki en zarif, en "bizden" yüzü ise şüphesiz Erdal İnönü’dür. Siyasetin o kirli, kavgacı diline inat; nezaketi ve müthiş zekasıyla bir "güler yüzlü sosyal demokrasi" miras bıraktı bize.
Bir gün evinde eşi Sevinç Hanım mutfaktan bağırır: "Erdal koş, mutfakta fare var!" Erdal Bey istifini bozmadan içeriden seslenir: "Bana ne Sevinç, ben kedi miyim?". İşte bu kadar komplekssiz, bu kadar samimiydi. Bir mitingde "Ölürüm yoluna!" diye önüne atlayan vatandaşa, "Dur ölme, bir oy bir oydur" diyebilecek kadar da esprili.
Erdal Bey bize şunu öğretti: Sosyal demokrat olmak, sadece ekonomik bir tercih değil; insana saygı duymak, parti içi demokrasiyi işletmek ve koltuğa yapışmamaktır.
Bugünün Sınavı: Emekliler ve "Türkiye İttifakı"
Gelelim bugüne... Yıllarca "laiklik elden gidiyor" korkusuyla kimlik siyasetine hapsolan sosyal demokratlar, son dönemde fabrika ayarlarına, yani "sınıf siyasetine" dönüyor gibi. CHP Lideri Özgür Özel’in 31 Mart zaferinden sonra kurduğu "Türkiye İttifakı" cümlesi önemli. Bu ittifakı "Milli takım gol atınca sevinenlerin ittifakı" olarak tanımlıyor.
Daha da önemlisi, artık salonlardan çıkıp, pazar yerlerinde emeklilerin, geçinemeyenlerin sesi olmaya çalışmaları. Özgür Özel'in "Emekliler Halk Partisi'nin yeni tabanıdır" tespiti, sosyal demokrasinin Türkiye'de yeniden "ekmek kavgası" üzerinden yükseleceğinin sinyali.
Genel Sekreter Selin Sayek Böke’nin "Kamuculuk" vurgusu da bu yeni dönemin şifresi: "Otokrasiye karşı demokrasi, vahşi piyasaya karşı sosyal devlet". Yani devletin, sadece zengini koruyan bir bekçi değil, yoksulu kollayan bir baba olması gerektiği hatırlanıyor.
Toparlayalım... Türkiye'de demokrat olmak, sadece sandığa gidip oy atmak değildir.
Gerçek demokratlık; Çetin Altan'ın dediği gibi "enseyi karartmamak", Uğur Mumcu'nun kalemindeki cesaret, Ahmet İsvan'ın Halk Ekmek'i kurarkenki halkçılığıdır.
Demokrat olmak; "benim gibi düşünmeyen de en az benim kadar bu ülkenin sahibidir" diyebilmektir. Sosyal demokrat olmak ise; komşusu açken tok yatamayan o kadim Anadolu kültürünü, modern sosyal devletle harmanlamaktır.
Belki de ihtiyacımız olan, yeni tanımlar değil; Ecevit’in mavi gömleğindeki samimiyeti, Erdal Bey’in tebessümünü ve bugünün "geçim derdini" aynı potada eritmektir.
Diğer Yazılar




