CHP TARİHİNİN EN ACI KIRILMASI
Bazen tarihin sayfaları öyle bir hızla çevrilir ki, okumaya yetişemezsiniz. Gözlerinizin önünde cereyan eden olaylar, aslında geçmişin hayaletleriyle bugünün hırslarının acımasız bir hesaplaşmasıdır. Geçtiğimiz pazar günü yaşanan o akılalmaz manzarayı gözümün önünden silemiyorum. Düşünsenize; tam üç farklı kurultayda delegelerin oyuyla seçilmiş, arkasında devasa bir halk desteği olan ve daha birkaç yıl önce partisine 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde o tarihi zaferi yaşatan Genel Başkan Özgür Özel, polis müdahalesiyle genel merkez binasından çıkartılıyor.
Bir tarafta kalkanları ve gövdesiyle siyasetin kalbine giren kolluk kuvvetleri… Diğer tarafta ise bir istinaf mahkemesinin verdiği, Türk siyasi lügatine kara harflerle kazınacak o soğuk karar: "Mutlak Butlan" ve tedbiren Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeniden partinin başına atanması...
Hani insan durup derin bir iç çeker ve "Biz buraya nasıl geldik?" der ya… İşte tam da o noktadayız. Bugün Cumhuriyet Halk Partisi, kurulduğu 1919’dan bu yana eşine belki de hiç rastlanmamış, varoluşsal ve son derece sarsıcı bir kırılmanın eşiğinde.
İçinde bulunduğumuz bu garabeti, bu hüzünlü tabloyu anlamak için öyle çok uzağa değil, o 107 yıllık dev çınarın köklerine, o köklerin nasıl yeşerdiğine bakmak zorundayız.
Masa Başında Değil, Savaş Meydanlarında Kurulan Parti
Mustafa Kemal Atatürk’ün 1927’deki o meşhur konuşmasını hatırlayalım: "Fırkamız bundan dokuz sene evvel meydana çıkmıştı. Bütün Anadolu ve Rumeli'yi kapsamak üzere ilk kongremiz Sivas'ta yapılmıştı." İşte CHP'nin mayası budur. 4 Eylül 1919’da Sivas Kongresi’nde, emperyalizme karşı bir ulusun var olma mücadelesi verirken atıldı o temeller. "Müdâfaa-i Hukuk" ruhundan süzülüp geldi, 9 Eylül 1923’te resmileşti. 1931 yılındaki 3. Kurultay'da ise o hepimizin bildiği "Altı Ok" (cumhuriyetçilik, laiklik, milliyetçilik, devletçilik, halkçılık ve inkılapçılık) bir milletin çağdaşlaşma rotası olarak parti programına nakşedildi. Yani bu parti, mahkeme salonlarında, klimalı odalarda, siyaset mühendislikleriyle değil; barut kokuları arasında, cephelerde, kanla ve irfanla kuruldu.
İnönü’nün Zarafetinden Mahkeme Kararlarına
İnsanın içini asıl acıtan şey, o muazzam demokratik miras ile bugünkü güç zehirlenmesi arasındaki devasa uçurumdur. Düşünün; Atatürk'ün ölümünden sonra "Milli Şef" ve "Değişmez Genel Başkan" ilan edilen, İstiklal Harbi'nin kahramanı İsmet İnönü… İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı fırtınasından ülkesini sağ salim çıkarmış bu devasa figür, 1946’da çıkıp kendi elleriyle verdiği bir önergeyle "değişmez genel başkanlık" statüsünü sonlandırıyor. Ülkeyi kendi rızasıyla çok partili hayata taşıyor ve 1950’de, 27 yıllık CHP iktidarını Demokrat Parti’ye devrederken o muazzam demokratik olgunluğu gösteriyor.
Dahası var… Tarihler 1972’yi gösterdiğinde, 12 Mart muhtırasının gölgesi altında Bülent Ecevit’in yaktığı "Demokratik Sol" ateşi delegede karşılık bulduğunda İnönü ne yapmıştı? Yaklaşık 34 yıl boyunca oturduğu genel başkanlık koltuğunu bırakırken dudaklarından o unutulmaz, o efsanevi sözler dökülmüştü: "Ben partiyi bırakmadım, parti beni bıraktı."
Delegenin, tabanın, örgütün iradesi karşısında şapkasını alıp zarafetle, siyasi bir bilgelikle kenara çekilmeyi bilmişti. İnönü'nün bu hamlesi, siyaset bilimciler tarafından Türk siyasi tarihinin en büyük "iç demokrasi" zaferlerinden biri olarak okutulur.
Peki ya bugün? Bugün delegenin iradesi nerede? Bugün sandıktan çıkan o güçlü "değişim" rüzgarı nerede? İstinaf mahkemesinin kağıtlarına sıkışmış durumda.
Darbelere Direnen Çınar, Kendi İradesine Yenilirken
Elbette CHP’nin yolu hep çiçekli bahçelerden geçmedi. 12 Eylül 1980 darbesinin postalları, o koca partinin kapısına kilit vurduğunda yıl 1980'di. 12 uzun yıl kapalı kaldı bu parti. Ancak tabanı SHP'ler, SODEP'ler ile direndi. 1992’de Deniz Baykal ile yeniden küllerinden doğdu. 1999 seçimlerinde baraj altında kaldığında "Acaba bitti mi?" denildiğinde bile toparlanmayı bildi.
Ve son dönemeç... 2010 yılında, özel hayata kurulan iğrenç bir kaset kumpasının ardından istifa eden Baykal'ın yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun gelişi. Dile kolay, tam 13 yıl… 2017 yazında Ankara'dan İstanbul'a omuz omuza yapılan Adalet Yürüyüşü ile kitleleri heyecanlandıran, onlara umut olan bir liderlik… Ancak aynı Kılıçdaroğlu'nun, 2023 genel seçimleri öncesi tüm anketlerin, tüm sokağın feryatlarına rağmen, Ekrem İmamoğlu ya da Mansur Yavaş gibi kazanacak adaylar yerine kendi isminde ısrar etmesi, o büyük umudu kendi elleriyle boğdu. 14 Mayıs'taki o ağır yenilgi, parti tabanında öylesine derin bir kırılma yarattı ki, fatura Kasım 2023’teki kurultayda kesildi.
Özgür Özel ve İmamoğlu’nun başını çektiği değişimci ekip, delegenin helal oylarıyla o koltuğu devraldığında sadece bir yönetim değişmemiş, 31 Mart 2024’teki yerel seçim zaferinin de kapıları aralanmıştı. Yıllar sonra birinci parti olan, haritayı kırmızıya boyayan, iktidarı ilk kez bu kadar çaresiz bırakan bir CHP vardı karşımızda.
Denizli'den Yükselen "İrade" Çığlığı
Söz konusu bu yargı vesayetine karşı elbette Anadolu sessiz kalmıyor. Bilhassa da 31 Mart'taki o tarihi zaferin en büyük mimarlarından olan, haritayı yıllar sonra Ege'nin kalbinde kıpkırmızıya boyayan Denizli örgütü ve yerel yönetimi, delege iradesinin mahkeme koridorlarında boğdurulmasına karşı dimdik ayakta.
Hatırlayın; 31 Mart 2024 gecesi sandıklar bir bir açılırken İl Başkanı Ali Osman Horzum'a telefon edip "Büyükşehri kazan kırmızı motor benden" diyerek o zaferin meşalesini samimiyetle yakan Genel Başkan Özgür Özel'in arkasında, Denizli örgütü bugün adeta etten bir duvar örmüş durumda. Omuz omuza kazanılan bu tarihi başarının, hukuki olduğu iddia edilen operasyonlarla heba edilmesine asla rıza göstermiyorlar.
Sadece örgüt tabanı mı? Denizli Büyükşehir Belediye Başkanı Bülent Nuri Çavuşoğlu'nun geçtiğimiz günlerde kamuoyuna yansıyan o net açıklaması, aslında tüm Anadolu'daki demokratik vicdanın bir tezahürüydü. Sayın Çavuşoğlu, kelimelerini hiç eğip bükmeden, siyasi nezaketini koruyarak ama bir o kadar da sarsılmaz bir kararlılıkla o tarihi duruşu şu sözlerle tarihe not düştü:
"CHP her türlü badireyi atlatmış bir partidir. Bu badireyi de atlatacaktır. Yargı eliyle dizayn edilmeye çalışacak bir CHP'nin kimseye bir faydası olmaz."
Çavuşoğlu'nun sözleri sadece bir "durum tespiti" değildi; aynı zamanda rotanın kime ait olduğunun da cesur bir ilanıydı. Özgür Özel ile birlikte yürümeye devam edeceklerini belirten Çavuşoğlu, "Sayın Genel Başkanımız Özgür Özel ile beraber güzel günlere, iktidara, halkın umudunun yeniden yaratılacağı; sokakta işçinin, emekçinin, emeklinin, çiftçinin yeniden mutlu olacağı günleri birlikte kuracağız" diyerek, mahkeme kâğıtlarının sandığın meşruiyetini ve halkın umudunu yok edemeyeceğinin altını çok kalın çizgilerle çizdi.
Adalet Yürüyüşünden, Adliye Müdahalesine...
İşte şimdi, Mayıs 2026’nın şu puslu günlerinde tüm bu başarılar bir kalemde silinmeye çalışılıyor. "Mutlak butlan" gibi son derece radikal, son derece istisnai bir hukuki gerekçe ile, bir siyasi partinin iç işleyişine, kurultay iradesine adeta neşter atılıyor.
İnsan sormadan edemiyor: Ankara'dan İstanbul'a "Adalet" pankartıyla yüzlerce kilometre yürüyen sayın Kılıçdaroğlu; bugün delegenin seçtiği, seçmenin onayladığı, belediyeleri kazanmış bir genel başkanın, Özgür Özel'in polis zoruyla dışarı atıldığı bir genel merkeze dönmeyi içine nasıl sindirebiliyor? Bu nasıl bir adalet anlayışıdır? Sandıkta, kurultayda kaybedilen iradeyi, mahkeme kararlarıyla geri almak, "helalleşme" vizyonuyla yola çıkan bir lidere yakışıyor mu?
Anketler gösteriyor ki iktidar bloku yüzde 30'lar bandında sıkışmış durumda. Zaten İmamoğlu dahil birçok CHP'li belediye başkanı üzerinde tutuklu yargılamalarla kurulan korkunç bir yargı baskısı var. Tam da bu aşamada, muhalefetin en büyük kalesinin içten içe böyle bir "hukuk operasyonuyla" dizayn edilmesi, yalnızca CHP’nin sorunu değil; Türkiye’de demokrasinin, sandığın ve siyasi ahlakın meselesidir.
Belli ki siyaset arenasında kılıçlar asıl bayramdan sonra kınından çıkacak. İki taraf arasındaki mücadelenin çok daha sertleşeceği, 107 yıllık partinin belki de geri dönülemez bir bölünmeye doğru sürükleneceği aşikar.
Mustafa Kemal'in emaneti, İsmet İnönü’nün demokratik zarafeti, Bülent Ecevit’in halkçı coşkusu... Bunların hiçbiri, polis kordonlarıyla çevrilmiş bir genel merkeze, istinaf mahkemesi kararlarına ve hırslarına yenik düşmüş siyasi çekişmelere layık değildi.
Tarih, bu günleri ve bu günlerde rol alanları çok ama çok ağır yargılayacak. Eğer bu 107 yıllık dev çınar, içindeki bu "mutlak butlan" fırtınasını köklerindeki o kadim demokrasi kültürüyle aşamazsa; kaybeden sadece bir siyasi parti olmayacak. Türkiye'nin aydınlık yarınlara olan inancı da, maalesef polis kalkanları ve mahkeme kararları arasında ezilip gidecek.
Çok yazık... Hakikaten çok yazık.
Diğer Yazılar




