DENİZLİ YEŞİLLENİYOR
Nevruz geldiğinde Denizli'nin bademleri zaten çiçek açmış olur. Toprak bilir; takvime bakmaz.
Honaz Dağı'nın zirvesinde mart ortasında hâlâ kar var. Ama aşağıda, vadide, bademler pembe pembe açmış bile. İşte Nevruz tam da bu ikisinin arasında bir yerde yaşıyor; karla çiçeğin aynı anda göründüğü o tuhaf, güzel anda. Yılın tam bu noktasına, gece ile gündüzün birbirine eşitlendiği o ana, insanlık binlerce yıldır "yeni gün" demiş. Nevruz.
Farsça iki kelime: "nev" yeni, "ruz" gün. Hepsi bu. Ama içinde ne var biliyor musunuz? Binlerce yılın birikimleri. İran'dan Orta Asya'ya, Anadolu'nun dağlarından Balkanlar'a kadar birbirinden çok farklı halkların, her yıl aynı günde aynı şeyi hissettikleri o ortak an. Kutlama biçimleri değişiyor, diller değişiyor, ama his aynı: Kış geçti. Nefes alabiliriz.
Denizli bu toprağın tam ortasında. Doğudan batıya, Toroslar'dan Ege ovasına uzanan göç yollarının tam kavşağında. Buradan kaç kervan geçmiş, kaç aile kök salmış, kaç farklı ses bu şehrin havasına karışmış saymak mümkün değil. Hierapolis'in sütunları hâlâ ayakta, Lykos hâlâ akıyor. Bu toprak çok şey gördü. Nevruz'u da gördü; ama onu silmedi, içine aldı.
Özellikle Acıpayam'da, Çivril'de, Honaz'ın köylerinde bahar törenleri bugün de sürer. Dağ yamaçlarında ateş yakılır. Genç, yaşlı, çocuk hep birlikte alevlerin üzerinden atlar. Bu bir gösteri değil; kışı simgesel olarak geride bırakmak, bedenle bir şeyi hissetmek. Ateşin sıcaklığı ayaklarınızın altından geçerken aklınızda düşünce yoktur, sadece o an vardır. Belki de törenin en güçlü yanı budur zaten.
Doğudan Denizli'ye yerleşen aileler bu geleneği beraberlerinde getirdi. Bavulun dibine gömmedi, yaşattı. Şehir fark etmeden bu rengi bünyesine kattı; sokaklar, mahalleler, komşuluklar bu kültürel zenginliği sessiz sedasız sindirdi. Bugün Denizli'de Nevruz'u kutlayan pek çok aile var Kimileri bunu nereden taşıdığını bile tam bilmiyor artık, ama kutluyor. Bir gelenek nasıl ayakta kalır biliyor musunuz? Tam da böyle.
Kutlamanın biçimi başka yerlerde başka. İran'da "Heft-sin" sofrası kurulur — "s" harfiyle başlayan yedi nesne: çimlendirilmiş buğday, elma, sarımsak, sirke, semanü, sümbül, sikke... Her biri doğadan bir simge, her biri yeni başlangıcı müjdeler. Orta Asya'da at yarışları, güreş, geleneksel oyunlar. Denizli'de ise bahar; tohumun toprağa buluşmasıyla, komşunun kapısına götürülen ilk yeşillikle, yaylaya çıkan ilk sürüyle kendini gösterir. Büyük Menderes kıyısındaki söğütlerin yeni filizleri suya uzandığında, Babadağ'ın üzerindeki sisin dağıldığı o sabahın ilk anında Nevruz zaten oradadır, çağrılmayı beklemez.
Pamukkale'nin beyaz taşları üzerinde baharın ilk güneşi parladığında güzel bir manzaradır, evet. Ama aynı zamanda başka bir şeydir: binlerce yıl önce de birisi o taşların üzerinde durmuş, aynı güneşe bakmış, aynı ısıyı hissetmiş ve içinden "kış geçti" diye düşünmüştür. O insan bizden bu yana kadar geldi. Nevruz da onunla birlikte geldi.
Çivril ovasında toprağa tohum atan çiftçi, Acıpayam yaylasında sürüsünü otlağa süren çoban, sabahın erken saatlerinde Honaz'a tırmanan bir aile. Bunların hiçbiri kendini büyük bir tarihin parçası sanmıyor belki. Ama öyleler. Binlerce yıllık bir döngünün içindeler, hem de tam ortasında.
Nevruz'u kutlamak zorunda değilsiniz. O sabah sadece dışarı çıkın. Havayı koklayın. Güneşin sıcaklığını gömleğinizin üzerinde hissedin. İçinizden "işte bahar" dediğiniz an zaten o törene dahil olmuşsunuzdur. Çünkü Nevruz, büyük organizasyonlarda değil; insanın içinde o küçük, sıcak "ah" sesinde yaşıyor.
Ve toprak, Denizli'de de her yıl aynı cevabı veriyor. Yeşeriyor.
Diğer Yazılar




