KALABALIK REFAH GETİRİR Mİ? DENİZLİ’NİN KÜÇÜLEN GELECEĞİ
Doğduğum yıllarda Denizli’nin toplam nüfusu yaklaşık 600 bin kişiymiş. 1980 sayımında şehir merkezinde yaşayanların sayısı da 135 bin dolayında. Bugün il nüfusu 1 milyonu geçti; merkezi oluşturan Pamukkale ve Merkezefendi’nin toplamı 700 bine dayandı. Eski şehir sınırlarıyla bugünkü ilçeler aynı değil elbette, ama Denizli’nin nasıl büyüdüğünü görmek için istatistikçi olmaya gerek yok.
Aradan geçen neredeyse yarım yüzyılda yatırımlar yapıldı, fabrikalar kuruldu, Denizli ekonomik olarak adeta şahlandı. Bir zamanlar yalnızca metropollerde gördüğümüz pek çok imkân artık yanı başımızda. Bu gelişmeden memnuniyet duyuyorum. Çocukluğumun Denizli’sini seviyorum diye o günün imkânlarına dönmek isteyecek değilim.
Ama bugün kentimizin baş belası trafiği de düşünüyorum, değişen demografik yapı nedeniyle yaşadığımız güvensizliği de…
Bir yere ulaşmak, ev bulmak, şehrin imkânlarından yararlanmak için harcadığımız parayı ve zamanı hesaba kattığımda, büyümenin kazancını yeniden tartmak istiyorum.
Aklıma takılan soru şu: Nüfusumuz bu kadar artmadan da bu imkânlara kavuşamaz mıydık?
Hollanda’nın Eindhoven şehri, 2025’te 250 bin nüfusa ulaştı. Çevresiyle birlikte önemli bir teknoloji ve üretim merkezinin odağında. Üniversiteyle sanayinin işbirliği, araştırma ve yüksek katma değerli üretim, şehri dünyada söz sahibi yapıyor. Eindhoven da büyüyor; fakat bu örnek bana gelişmek için önce milyonluk şehir olmak gerekmediğini söylüyor.
Biz ise nüfus artışını başarı hanesine yazmaya çok alıştık. Şimdi doğum sayıları düşerken aynı alışkanlıkla yalnızca kaybedeceklerimizi konuşuyoruz. Ben, daha az nüfusla nasıl daha iyi yaşayabileceğimizi de tartışmamız gerektiğine inanıyorum.
Denizli’de 2020 yılında 11 bin 461 çocuk doğmuştu. 2025’te bu sayı 9 bin 61’e indi. Beş yılda yıllık doğum sayısında yaklaşık yüzde 21 azalma var. Aynı dönemde kadın başına çocuk sayısını ifade eden toplam doğurganlık hızı 1,56’dan 1,25’e düştü. Türkiye’de ise 2001’de 2,38 olan rakam, 2025’te 1,42 oldu.
Dünya da bu yönde ilerliyor. Kuşakların uzun vadede kendini yenilemesi için kullanılan yaklaşık eşik 2,1. Düşük ölüm oranları ve göçün yokluğu varsayımıyla hesaplanan bu seviyenin hem Türkiye hem Denizli olarak çok altındayız.
Bu rakamlarla bir hesap yaptım. Denizli’de son beş yıldaki doğum azalması, yıllık ortalama yüzde 4,6’ya karşılık geliyor. Aynı oransal düşüş sürerse yıllık doğum sayısı 2050’de yaklaşık 2 bin 800’e, 2100’de yaklaşık 270’e iniyor.
Yılda 270 bebek.
Bu, son beş yılın eğilimini 75 yıl boyunca değiştirmeden uzatan bir hesap; resmî bir nüfus projeksiyonu değil. Yine de insanı durduruyor. Benim doğduğum yıllardan bugüne yaşadığımız değişimi düşünüyorum, ardından önümüzdeki kuşakların nasıl bir Denizli göreceğini…
Çocukların azaldığı, yaşlıların çoğaldığı bir şehrin ihtiyaçları da değişecek. Bunu görmezden gelemeyiz. Emeklilik sisteminin hesabı ortada: SGK’nın 2026 ilk yarı verilerini aktaran habere göre aktif/pasif oranı 1,64. Yani emeklilerle diğer aylık ve gelir sahiplerine karşılık gelen aktif sigortalı sayısı, sık kullandığımız “iki çalışan” ifadesinin bile altında.
Bu dengenin bire bire yaklaşması kaygısını anlıyorum. Ancak bugünün sorunlarına çözüm diye, henüz doğmamış çocukların gelecekte ödeyeceği primi gösterince içime sinmiyor. Onların nasıl eğitim alacağını, hangi işte çalışacağını, ne kazanacağını da aynı ciddiyetle konuşmalıyız.
Üstelik üretimin kuralları değişiyor. Yapay zekâya ve otomasyona yatırım yaparken daha az insan emeğiyle daha fazla iş yapmayı hedefliyoruz. Uluslararası Çalışma Örgütü de dünyadaki her dört çalışandan birinin mesleğinin üretken yapay zekânın etkisine açık olduğunu belirtiyor; ağırlıklı beklenti işlerin dönüşmesi.
Burada benim görmek istediğim gelecek oldukça açık. Bir iş daha kısa sürede yapılabiliyorsa, çalışanın kendisine ve ailesine ayıracağı zaman artmalı. Daha fazla değer üretiliyorsa, bunun bir karşılığı ücrette, emekli aylığında, sağlık ve bakım hizmetlerinde görülmeli.
Denizli’de bir fabrikanın yeni teknolojiyle üretimini artırdığını düşünelim. Kazanç yalnızca bilançoda kalacak, çalışan yine geçinemeyecekse, nüfusumuz bir milyon da olsa iki milyon da olsa aynı tartışmayı sürdüreceğiz. Sosyal güvenliğin geleceğini konuşurken teknolojiyle büyüyen kazançların ortak ihtiyaçlara katkısını da konuşmak zorundayız.
Bir aile ikinci çocuğu düşündüğünde önce kirayı, okul masrafını, kreşi hesaplıyorsa, ona çocuk sevgisi anlatmanın anlamı yok. Anne çalışmayı bıraksa bir maaş eksilecek; çalışmaya devam etse bakım masrafı çıkacak. Üstelik bütün bunları hesaplayan insan, birkaç yıl sonra işinin ne olacağından da emin değil.
Denizli’nin geleceğini burada aramak gerekiyor. İşe giderken çocuğunu güvenle bırakabileceği, ücretini karşılayabileceği bir kreş bulan anne babanın hayatında gerçek bir şey değişir. Yaşlanan annesine babasına bakarken yalnız bırakılmayan insanın da. Böyle hizmetlerin çoğalmasını, yeni binalar kadar gelişme saymayı öğrenmeliyiz.
Nüfusun yaşlanmasına hazırlanmak zorundayız. Ama sürekli daha kalabalık olmayı da tek çıkış yolu kabul etmiyorum. Daha az insanın iyi eğitim aldığı, verimli çalıştığı, kazancıyla geçinebildiği bir şehir gayet iyi bir gelecek olabilir.
Doğduğum yıllardaki Denizli çok daha küçüktü. Bugünkü imkânlarımız çok daha fazla. Şimdi istediğim, bu imkânların günlük hayatımızı da aynı ölçüde rahatlatması.
Denizli’nin nüfus tabelasına bir sıfır daha eklemek gibi bir hayalim yok. Burada büyüyen bir çocuğun, yetişkin olduğunda geçinebilmek ve iyi yaşayabilmek için başka bir yere gitmek zorunda hissetmemesini isterim.
Benim için refahın ölçüsü bu.
Diğer Yazılar




