‘LIKE’ İÇİN EDEPTEN VAZGEÇENLER YEDİĞİN İÇTİĞİN SENİN OLSUN!

Denizli’nin siyaset nabzı bir türlü düşmediği için haftalardır politika yazıyorum. Hala hareketli, hala hararetli ve hala türlü beklenmeyen gelişmelere açık ama biraz mola… Bu pazar siyaset konuşmayalım. Karşıma her çıktığında sinkaflı nidalarıma engel olamadığım, ekran karşısında kafasını sağa sola sallayıp, gözlerini devire devire, şapur şupur yemek yiyen tiplerden bahsetmek istiyorum. Gözünüzde canlandı değil mi? Aslında yazımın başlığını ilk “ZIKKIM OLSUN!” diye yazmıştım, sonra biraz sakinleştim, yumuşattım.

Kızım henüz beş altı yaşındayken, çocuk parkının önünden geçerken elindeki dondurmasını arkasına saklardı. Oyun oynayan çocuklar görmesin, canları çekmesin diye. Kimse ona böyle yapmasını söylememişti. Ama küçücük yaşında, elinde olanın bir başkasında olmayabileceğini düşünebiliyordu.

Bugün kızımın sakladığı şeyi, yetişkinler ekran karşısında büyük bir gösteriyle sergiliyor.

Sosyal medyayı açıyorsunuz. Karşınızda bir influencer, önünde tabak tabak yemekler. Kamera yakınlaşıyor, kocaman bir lokma ağza gidiyor, gözler kapanıyor, kafa sağa sola sallanıyor. “Aaa, bu ne böyle! Yok artık! Ağzımda dağılıyor!” Hapur hupur, şapur şupur, ballandıra ballandıra... Peynir uzuyor, yağ damlıyor, tabak bitmeden yenisi geliyor.

Yanlış anlaşılmasın. Yemek tanıtımı yapmak, işletmeleri duyurmak, bundan para kazanmak bu çağın mesleklerinden biri. Buna itirazım yok. Yemek programlarını, bir ustanın tarifini anlatmasını, evinde hazırladığı yemeği tadıp düşüncelerini paylaşanları da bu tartışmanın dışında tutuyorum.

Benim derdim yemekle değil, yemeğin bir gösterişe dönüştürülmesiyle.

Eskiden güzel bir sözümüz vardı: “Yediğin içtiğin senin olsun, gezdiğin gördüğün yerleri anlat.”

Bu sözün arkasında büyük bir incelik, bir felsefe yatardı. Yediğini herkesin bilmesine gerek yoktu. Çünkü senin sofranda bulunan, bir başkasının sofrasında bulunmayabilirdi. Sokakta bir şey yerken yanındaki çocuğa da ikram ederdin. İkram edemiyorsan gözünün önünde yiyip özendirmezdin. Sofranda ne olduğundan çok, sofranda kime yer açabildiğin önemliydi.

Büyüklerimiz buna edep derdi. Biz bugün daha modern bir kelime kullanıyoruz: Empati. Ama galiba kelime modernleştikçe içini boşalttık.

Üstelik bütün bunlar, insanların geçim derdiyle boğuştuğu bir ülkede yaşanıyor.

Halk ekmek büfelerinin önünde uzayan kuyruklar var. Biraz daha ucuza kıyma alabilmek için saatlerce bekleyen emekliler var. Markette fiyatına baktığı ürünü sessizce yerine bırakan anneler, babalar var. Çocuğunun canı çektiği bir yiyeceği alamadığı için mahcup olan insanlar var.

Bir zamanlar sıradan bir aile yemeği sayılan et, bugün pek çok evde bütçe hesabıyla sofraya konuluyor. Dışarıda ailece yemek yemek ise giderek özel günlere saklanan bir lükse dönüşüyor.

Tam da böyle bir ülkede, birileri kameranın karşısına geçip binlerce liralık sofralarda kendinden geçercesine yemek yiyor.

Ben bunun adına yalnızca görgüsüzlük demiyorum. Duyarsızlık diyorum.

Elbette herkes aynı şartlarda yaşamıyor. Ama aynı ülkede yaşadığımızı unutmamamız gerekiyor.

Kimsenin güzel yemek yemesine, iyi restoranlara gitmesine, kazandığı parayı dilediği gibi harcamasına karşı değilim. Herkesin daha iyi yaşamasını, daha güzel sofralarda oturmasını isterim. Zaten asıl mesele, insanların bu sofraları izlemesi değil, o sofralara ulaşabilecek bir gelir düzeyine sahip olabilmesidir.

Ancak bu, başkalarının yoksunluğuna karşı duyarsız olmayı haklı çıkarmaz.

Yemek tanıtımı yapmanın pek çok yolu var. Mekânı anlatabilirsiniz, ustanın emeğini gösterebilirsiniz, yemeğin hikâyesini, malzemesini, fiyatını, lezzetini paylaşabilirsiniz. Bunun için kamerayı ağzınıza kadar yaklaştırıp abartılı hareketlerle yemek yemeniz gerekmiyor.

Aslında sorun biraz da içinde yaşadığımız gösteriş çağında.

Artık güzel bir şey yemek yetmiyor, herkesin görmesi gerekiyor. Bir yere gitmek yetmiyor, paylaşmak gerekiyor. Sahip olmak yetmiyor, başkalarının da sahip olduğumuzu bilmesi gerekiyor.

Bir zamanlar ayıp sayılan davranışlar bugün izlenme rekorları kırıyor. Ne kadar abartırsanız o kadar dikkat çekiyorsunuz. Daha büyük lokmalar, daha pahalı sofralar, daha yüksek sesler... Her şey daha fazla izlenmek, daha fazla beğenilmek ve daha fazla kazanmak için.

Ne zaman yaşadığımız anın kendisinden çok, başkalarının o anı görmesini önemsemeye başladık? Ne zaman gösteriş, inceliğin önüne geçti?

Yıllar önce kızımın yaptığı o küçücük hareketi bugün bu yüzden daha anlamlı buluyorum.

Parktaki çocukların dondurma alabilecek durumda olup olmadığını bilmiyordu. Belki hepsinin evinde dondurma vardı. Belki istedikleri an alabileceklerdi. Ama ya alamıyorlarsa?

İşte o ihtimal bile elindeki dondurmayı saklamasına yetmişti.

Ve kendi kendime soruyorum:

Beş yaşındaki bir çocuğun kendiliğinden gösterebildiği duyarlılığı, milyonlarca insana seslenen yetişkinlerden beklemek çok mu fazla?

 

Diğer Yazılar