MAĞDUR EDEBİYATI KİMSEYE EKMEK YEDİRMEZ
Denizli siyaseti son günlerde tuhaf bir sahneye tanıklık ediyor: Bir siyasi parti il başkanlığı, hizmet binasının temizliğini yaptırabilmek için tanker suyuna muhtaç kaldığını kamuoyuna duyuruyor ve bunu adeta bir "mağduriyet" belgesi gibi sunuyor. CHP İl Başkanı Ayhan Oran'ın, Kayalık Mahallesi'ndeki yeni hizmet binasına DESKİ'den su aboneliği çıkaramadıkları için Honaz Belediyesi'nin tankerleriyle su taşıttığını anlatırken kullandığı dil, sıradan bir bürokratik gecikmeyi neredeyse insan hakları ihlaline dönüştürüyor. "Ellerini yüzünü yıkayamayan çalışanlar", "evinden su getirerek görev yapan personel", "insani, vicdani bir mesele" gibi ifadeler, okuyanı bir anda susuzluktan kırılan bir kasabanın hikâyesine götürüyor sanki. Oysa ortada olan şey çok daha sıradan: Yeni taşınılan bir binada abonelik sürecinin henüz tamamlanmamış olması.
Burada asıl mesele suyun kendisi değil, suyun nasıl bir anlatıya alet edildiği.
Türkiye'de ve elbette Denizli'de yeni bir binaya taşınan hemen her kurum, her işletme, her hane, benzer bir süreçten geçer: Su, elektrik, doğalgaz abonelikleri başvurulur, evrak tamamlanır, kurum içi prosedürler işler ve bir süre sonra bağlantı sağlanır. Bu süre bazen birkaç gün, bazen birkaç hafta sürebilir. Sıkıntı verici olabilir, sinir bozucu olabilir; ama bu, olağan bir idari sürecin parçasıdır, bir "adaletsizlik" değildir.
“TEMEL İŞLEYİŞ İLKESİ”
Ayhan Oran'ın yaptığı ise bu sıradan süreci, adeta bir siyasi taraflılık ve mağduriyet senaryosuna dönüştürmek. Oysa Büyükşehir Belediye Başkanı Bülent Nuri Çavuşoğlu'nun açıklaması gayet net: Su bağlama sisteminin herkes için geçerli, standart şartları vardır ve bu şartlar kişiye, kuruma, siyasi kimliğe göre değişmez. Şartlar tamamlandığında bağlantı yapılır. Bu, idarenin en temel işleyiş ilkesidir; ayrıcalık talep etmek değil, sırasını beklemek. Ama Oran'ın anlatısında bu sıradanlık, bir çırpıda "kurumsal ayrımcılık" imasına dönüşüveriyor.
DUYGU SÖMÜRÜSÜ
Elbette bir il başkanının, kurumundan hizmet alamadığını düşündüğünde bunu dile getirmesi meşrudur; hatta gereklidir. Şeffaflık, hesap sorma, kurumların işleyişini kamuoyu önünde sorgulama, demokratik siyasetin doğal bir parçasıdır. Ama bunu yaparken ölçülü, somut, verilere dayalı bir dil kullanmak ile "ellerini yüzünü yıkayamayan mağdur çalışanlar" imgesi üretmek arasında büyük bir fark vardır. Birincisi siyasi olgunluk, ikincisi ise duygu sömürüsüdür.
Ayhan Oran'ın açıklamalarında "bu mesele siyasi değil, insani ve vicdani bir meseledir" demesi de dikkat çekici bir çelişki barındırıyor. Çünkü meseleyi bu denli kamuoyuna, medyaya, sosyal paylaşım diline taşıyan, tam da onu siyasi bir malzemeye dönüştürenin kendisi. Bir mesele gerçekten "siyasi değilse", onu bu kadar görünür kılmaya, manşetleştirmeye, tankerle su taşıma sahnesi gibi sembolik bir görüntüye dönüştürmeye de gerek kalmaz.
SU MU GEREKLİ, YOKSA GÖRÜNTÜ MÜ?
Burada asıl can alıcı soruyu sormak gerekiyor: Eğer mesele gerçekten "ellerini yüzünü yıkayamayan çalışanlar" kadar aciliyet taşıyan bir insani ihtiyaçsa, çözüm bu kadar mı zordu? Bir binanın hemen yanı başındaki komşudan, 300 liralık bir bahçe hortumuyla su çekmek, dakikalar içinde çözülebilecek, kimseyi rahatsız etmeyecek, kimseye muhtaç bırakmayacak kadar basit bir yöntemdi. Ama tercih edilen yol bu olmadı. Tercih edilen yol, Honaz Belediyesi'ne ait koca bir su tankerinin, kameralar eşliğinde CHP il binasının önüne çekilmesiydi.
Bu tercih, meselenin aslında "su" olmadığını gösteriyor. Eğer amaç sadece temizlik yapmaksa, komşudan bir hortum istemek hem daha hızlı hem daha pratik bir çözümdü. Ama böyle bir görüntü, gazete manşeti olmaz, sosyal medyada paylaşılmaz, "mağduriyet" anlatısına hizmet etmezdi. Oysa tanker görüntüsü tam da bunu yaptı: Hem "bakın bize nasıl davranılıyor" mesajını taşıdı, hem de dolaylı yoldan tarafını seçmiş CHP'li Honaz Belediyesi'nin adını gündeme taşıyan bir reklam vesilesi oldu. Sorulması gereken soru şu: Komşudan su istemeye "yüz mü tutmadı", yoksa baştan beri amaç zaten su değil, bir sahne miydi?
ASIL SORUN BAŞKA
İşin bir de kulaktan kulağa yayılan, ama üzerinde durulması gereken başka bir boyutu var. Denizli'de 28 bin civarında üyesi bulunduğu bilinen CHP'de, son dönemde 15 binden fazla üyenin partiden istifa ettiği yönünde bir bilgi kulağıma geliyor. Eğer bu doğruysa, ortada gerçekten konuşulması, gereken çok daha büyük bir mesele var demektir. Böylesi bir kan kaybı il yönetiminin performansını, tercihlerini ve halkla kurduğu bağı sorgulatacak cinsten bir tablodur.
İşte tam da burada insan kendine sormadan edemiyor: Acaba su tankeri görüntüsü ve "mağduriyet" söylemi, teşkilat içindeki bu ciddi erimeyi, bu sessiz ama derin krizi gölgelemek için mi bu kadar öne çıkarılıyor? Küçük ve teknik bir abonelik sorununu büyük bir dramaya dönüştürüp kamuoyunun dikkatini oraya çekmek, arka planda yaşanan asıl mağduriyeti yani teşkilatın hızla eriyen tabanını görünmez kılmanın kolay bir yolu olabilir mi? Bu soru, en az su meselesinin kendisi kadar cevap bekliyor.
Denizli halkı, ne kimin musluğunun ne zaman açıldığıyla, ne de kimin binasının ne zaman temizlendiğiyle ilgilenir. Halkın derdi ekmek, iş, gelecek, huzur ve adalettir. Mağdur edebiyatı, en fazla birkaç günlük bir gündem maddesi üretir; ama kalıcı bir siyasi sermaye asla üretmez. Çünkü mağdur edebiyatı, kimseye ekmek yedirmez.
Diğer Yazılar




