ÖĞRETMENİ SİNDİRİLMİŞ TOPLUMUN KAYIP ÇOCUKLARI

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta peş peşe yaşanan o kahredici hadiseler, hepimizin yüreğine kor gibi düştü. Gencecik evlatlarımızı ve onları korumaya çalışırken canını siper eden Ayla Kaya gibi fedakar öğretmenlerimizi kaybettik. Ancak acımız daha taze, cenazelerimiz daha kalkmamışken; ekranlarda o bildik, yorucu ve sığ koro çoktan yerini almıştı bile: "Video oyunlarını yasaklayalım, filmleri kaldıralım, kapılara polis dikelim, Discord’u hemen kapatalım!"

Biz yetişkinler, 12-13 yaşındaki çocukları ve onların oynadıkları oyunları şeytanlaştırarak aslında çok daha büyük bir yüzleşmeden, kendi sorumluluklarımızdan kaçıyoruz. Türkiye gibi nüfusu 13 milyondan 85 milyona baş döndürücü bir hızla fırlayan, kırsaldan kente geçişi ve ekonomik dönüşümü son derece sert yaşayan toplumlar, eski ile yeni arasında sıkışıp kaldıklarında ahlaki pusulalarını kaybederler. Bu ahlaki krizin ortasında yolunu bulamayan toplum ise hayata bir mana katabilmek için sürekli yeni düşmanlar yaratır ve linç kültürünün o sahte güvenliğine sığınır.

Oysa karşımızda duran asıl tehlike, yasaklamaya çalıştığımız bilgisayar oyunlarından veya kapatmayı tartıştığımız dijital mecralardan çok daha derinlerde yatıyor.

Yıllardır çocuklarımızın zihnine tek bir hikaye pompalıyoruz: "Hayatını yaşa, sınırları aş, kendinin en iyisi ol!" Haz ve aşırı bireyselliği merkeze alan bu sınırsızlık diktası, toplumu bir arada tutan dikişleri teker teker patlatıyor. Bu vahşi rekabetin sonunda kazananlar, hiçbir kural tanımayan yeni bir imtiyazlı sınıf gibi yaşamaya başlarken; sisteme tutunamayan, hayal kırıklığına uğrayan ve dışlanan çocuklar öfkeleriyle baş başa bırakılıyor. İletişim kuramadıkları, adapte olamadıkları ve yenildikleri o sahaya, yani okula, kendi içlerindeki yıkımı dışa vurmak, adeta intikam almak için geri dönüyorlar.

Peki asıl meselemiz olan okul nedir? Bugün maalesef veliler olarak okulları sadece akademik başarı sağlayan, test çözen makineler yetiştiren birer dershane zannediyoruz. Oysa okulun asıl amacı çocuğa formül ezberletmekten önce, onu ailenin korunaklı fanusundan çıkarıp, toplumda ahenk içinde yaşayabilen kurallı bir yurttaş haline getirmektir. Çocuğun orada sırasını beklemeyi, başkasının hakkına saygı göstermeyi ve hatalarının sonuçları olacağını öğrenmesi gerekir.

Ancak biz bu yapıyı "endişeli veli" modeliyle kendi ellerimizle çökerttik. Sınıfın mutlak otoritesi olması gereken öğretmeni, her an CİMER’e şikayet edilebilecek bir müşteri temsilcisine dönüştürdük. Veli, doktorun işine karışır gibi öğretmenin işine karışıyor, okulun kurallarına ve sınırlarına tahammül edemiyor. Kendi biricik çocuğunun, dezavantajlı ya da kaynaştırma öğrencisi bir çocukla aynı ortamda bulunmasını bile istemeyecek kadar toplumun gerçeklerinden ve dayanışmadan kopuyor. Sonuç olarak elimizde işlevini yitiren, disiplinin rafa kalktığı, öğretmenin sindirildiği bir okul enkazı kalıyor.

Bu karanlık tablodan çıkış; kestirip atmakla, ekran başında bağırıp çağırarak linç kampanyaları düzenlemekle veya tek bir sihirli değnekle gelmeyecek. Eğer gerçekten çocuklarımızı ve yarınlarımızı kurtarmak istiyorsak, infiale kapılmadan asıl sorunlarla yüzleşmek zorundayız. İlk adım olarak veliler öğretmenlerin yakasından düşmeli, okuldaki otoriteyi ve terbiye yetkisini yeniden asıl sahiplerine teslim etmelidir. Bununla eş zamanlı olarak, eğitimi günübirlik siyasi veya medyatik şovlara malzeme yapmaktan vazgeçip, konuyu gerçek uzmanlarına bırakmalı ve onların çizeceği uzun vadeli rotaya sadık kalmalıyız. Ancak hepsinden önemlisi, bizi birbirimize bağlayacak, ideolojilerin ve suni kutuplaşmaların ötesinde bir ortak yurttaşlık bilinci geliştirmektir.

Gözümüzün önünde büyüyen bu koca öfkeyi; suçu gencecik yaşta kaybolmuş çocuklara atarak veya popülist yasaklarla bastırarak durduramayız. Artık büyüteci sorunlu gençlerin üzerinden çekip, bu çocukları var eden sorunlu sisteme ve kendi aynadaki yansımamıza çevirmenin vakti geldi de geçiyor.

Diğer Yazılar