PAMUKKALE’NİN CAN DAMARINI EMİYORUZ

Yıllardır bu sütunlarda, mesleki toplantılarda dilimizde tüy bitene kadar haykırdığımız o acı gerçek, artık kapımıza dayanmakla kalmadı, içeriye girdi. “Pamukkale elden gidiyor, suyumuz bitiyor” dediğimizde bizi felaket tellallığıyla suçlayanlara en net, en bilimsel ve en sarsıcı cevap nihayet akademik bir mühürle tescillendi. Pamukkale Üniversitesi Turizm Fakültesi’nin kıymetli akademisyenleri Doç. Dr. Burçin Kırlar Can, Doç. Dr. Hande Mutlu Öztürk ve Doç. Dr. Mehmet Ertaş tarafından hazırlanan “Bells are tolling for thermal water: the case of Pamukkale, Türkiye” başlıklı çalışma, uluslararası alanda yankı uyandırırken bizlere de acı bir aynayı tutuyor: Çanlar artık sadece çalmıyor, adeta yeri göğü inletiyor.

Şunu artık idrak etmek zorundayız; Aynı havzadan beslenen Pamukkale ve Karahayıt’ın termal suyu, musluğu açtığımızda akan sıradan bir şebeke suyu değildir. O su, yerin kilometrelerce altında, milyonlarca yıllık jeolojik süreçlerin, muazzam bir basıncın ve sabırlı bir zamanın süzgecinden geçerek bize ulaşan bir "yer altı belleği"dir. Biz bu suyu sanki "babamızın malıymış" gibi fütursuzca harcarken, aslında sadece bugünü değil, jeolojik bir devri ve gelecek nesillerin hakkını da tüketiyoruz. Akademik rapor durumu tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor; iklim değişikliği ve kuraklık bir yanda, kontrolsüz insan müdahalesi diğer yanda. Kaçak sondajlar ve denetimsiz aşırı kullanım, o beyaz travertenleri besleyen kadim damarları kurutma noktasına getirdi. Bilim insanları uyarısını yapıyor; bu bir miras ve biz bu mirası korumak yerine sermayeden yiyoruz.

Bölgenin en büyük sancısı, koruma statüsü ile ısınma ihtiyacı arasındaki o ince çizgide gizli. Pamukkale ve Karahayıt, UNESCO Dünya Mirası aday listesinde yer alan titizlikle korunması gereken SİT alanlarıdır. Bu hassasiyet nedeniyle bölgeye doğalgaz hattı getirmek için toprağı kazmak, binlerce yıllık arkeolojik katmanları ve jeolojik yapıyı hırpalamak demektir. Öte yandan, o eşsiz beyazlığı korumak adına odun ve kömür yakmak da haklı olarak yasaklanmıştır. Ancak bu çıkmazın ortasında, bazı otel işletmecilerinin ve yatırımcıların "maliyet" bahanesiyle lobi çalışmaları yürüttüğünü duyuyoruz. Sırf birkaç tesisin kâr marjı artsın diye doğayı ve tarihi riske atacak bu ısrar, açıkça söylemek gerekirse bu topraklara yapılabilecek en büyük ihanetlerden biridir. Daha fazla para kazanma hırsı, milyonlarca yıllık bir mucizeyi ikincil plana itmemelidir.

Çözüm Bilimin Işığında: Isı Panelleri

Peki, bu tesisler nasıl ısınacak? Çözüm, suyu bir yakıt gibi tüketmekten değil, teknolojinin sunduğu akılcı yöntemlerden geçiyor. Bugün termal suyun kendisini harcamak yerine, sadece onun barındırdığı yüksek enerjiyi kullanmamıza olanak sağlayan ısı panelleri ve ısı pompası sistemleri mevcut. Bu mühendislik harikası sistem, termal suyun mineral yapısına ve miktarına asla dokunmadan, özel eşanjörler vasıtasıyla suyun ısısını tesisin içindeki sisteme aktarır.

Böylece o kutsal su, zerre eksilmeden ve soğutulmadan tekrar yer altına, yani kaynağına iade edilebilir. Karbon salınımı yapmayan, havayı kirletmeyen ve travertenlerin beyazlığına zerre leke sürmeyen bu yöntem, doğalgazdan çok daha sürdürülebilir bir verimlilik sunar. Suyun sadece "sıcaklığını" ödünç alıp, suyun "kendisini" doğaya geri bırakmak, hem ahlaki hem de teknik tek doğru yoldur.

Emanete Hıyanet Etmeyelim

PAÜ’lü hocalarımızın raporu, sadece otel yöneticilerine değil; kamu kurumlarına, yerel yönetime ve biz Denizlililere büyük bir ödev veriyor. Bu mesele siyaset üstü, kâr-zarar dengesinin çok ötesinde bir insanlık meselesidir. Isı panellerine geçiş için tesisler ivedilikle teşvik edilmeli, kaçak kuyuların üzerine "miras hırsızlığı" muamelesi yapılarak gidilmelidir.

Eğer bugün bu radikal ve çevreci dönüşümü gerçekleştirmezsek, yarın torunlarımıza anlatacağımız bir "beyaz cennet" hikâyemiz olmayacak. Onlara sadece kurumuş travertenler ve harcanmış bir miras bırakacağız. Unutmayalım; o su babamızın suyu değil, milyon yıllık bir emanettir. Ve emanete hıyanet etmenin bedeli, paradan çok daha ağırdır.

Bu mirası bilimle ve teknolojiyle yaşatacak mıyız, yoksa lobi faaliyetlerine ve günübirlik kârlara kurban mı edeceğiz? Karar bizim, vebal hepimizindir.

 

Diğer Yazılar