Pazarda Fiyat Değil, Alışkanlık Değişti

Geçen hafta sonu, elimde eski alışkanlığımın kalıntısı olan büyükçe bir pazar arabası ile pazara gittim. Döndüğümde arabanın yarısı boştu, cüzdan ise tam anlamıyla boş. Bu manzara artık sadece benim başıma gelmiyor; Denizli'nin hangi semt pazarına giderseniz gidin aynı sahneyle karşılaşıyorsunuz: elinde küçücük poşetlerle dolaşan, tezgahın önünde hesap yapan, "iki biber, üç domates yeter" diyen bir şehir.

Eskiden pazara "kilo" ile giderdik. Şimdi "tane" ile alışveriş yapıyoruz. Bu, küçük bir dil değişikliği gibi görünse de aslında bütün bir yaşam biçiminin çöküşünü anlatıyor. Kilogramdan taneye geçiş, cüzdanın küçülmesinin fiyat etiketine yansımasından başka bir şey değil.

Yaz Bereketi Nerede Kaldı?

Ağustos, teorik olarak sebze ve meyvenin en bol, en ucuz olması gereken ay. Denizli Sebze ve Meyve Komisyoncuları Başkanı Halil Öztürk'ün geçtiğimiz günlerde yaptığı değerlendirme de bunu doğruluyor: incir, karpuz, şeftali, kayısı gibi meyvelerde gerçekten bir bolluk var. Ama tam da mutfağın vazgeçilmezi olan biberde durum farklı. Hasat döneminde yaşanan yağışların rekolteyi vurması, biber fiyatlarını yukarı çekmiş durumda. Soğan ve patateste de aynı sıkıntı sürüyor.

Yani ortada tesadüf değil, somut bir arz problemi var. Ancak asıl soru şu: hasattaki birkaç günlük yağışın etkisi, tezgahtaki fiyata neden bu kadar ağır ve bu kadar uzun süre yansıyor? Üreticinin tarladan çıkardığı ürünle benim pazardan aldığım ürün arasındaki mesafe, sadece birkaç kilometre değil; komisyoncusundan nakliyecisine, halinden pazarcısına uzayıp giden bir zincir. Ve bu zincirin her halkası, kendi payını alırken, iki ucundaki insan da -üretici de, tüketici de- "bu fiyattan memnun değilim" diyor.

İki Taraf da Kaybediyor

Bu, Denizli'ye özgü bir tuhaflık değil. Aynı sahneyi Konya'da, Diyarbakır'da, Artvin'de de görüyoruz: vatandaş "eskiden kiloyla, kasayla alırdık, şimdi gramla, taneyle seçiyoruz" diye yakınıyor; pazarcı esnafı da "bize de zor, nakliye ve hal maliyetleri arttı" diyerek kendini savunuyor. Üretici tarafında ise farklı bir sızlanma var: tarladaki ürün için aldığı fiyatla, o ürünün tezgahta satıldığı fiyat arasındaki uçurumdan şikayetçi. Yani zincirin iki ucu da zarar ettiğini söylüyor, ama aradaki fark bir yere gidiyor. Bu paranın nereye gittiğini sormak, bence artık bir köşe yazısı klişesi olmaktan çıkıp, somut bir denetim ve şeffaflık meselesine dönüşmeli.

Aracı sisteminin kendisi kötü değil; toptancı hali, komisyoncu, nakliyeci, pazarcı zincirinin her biri bir işlev görüyor. Sorun, bu zincirin şeffaf olmaması ve fiyat oluşumunun hangi aşamada, ne kadar arttığının denetlenememesi. Bir ürün tarladan sofraya gelene kadar kaç kez el değiştiriyor, her el değişiminde fiyat ne kadar artıyor -bunun düzenli olarak kamuoyuyla paylaşıldığı bir mekanizma yok. Belediyelerin hal fiyat listeleri var elbette, ama bu listeler ile pazardaki fiili etiket fiyatı arasındaki makas da ayrı bir tartışma konusu.

Ne Yapılabilir?

Kısa vadede yapılabilecek birkaç şey var: üretici pazarlarının (üreticinin doğrudan satış yaptığı, aracısız pazarların) sayısının artırılması, belediyenin hal ve pazar denetimlerini sıklaştırması, fiyat farklarının şeffaf şekilde ilan edilmesi. Bunlar mucize çözümler değil, ama en azından zincirin neresinde tıkanıklık olduğunu görünür kılar.

Uzun vadede ise mesele iklim. "Hasat döneminde yağış" cümlesi bu yaz kaçıncı kez kullanıldı bilmiyorum, ama artık mevsim normallerinin dışına çıkan hava olaylarını bir istisna değil, kural olarak görmemiz gerekiyor. Üretim planlaması, sulama, depolama kapasitesi -hepsi bu yeni normale göre yeniden düşünülmeli.

Bu arada ben, o yarı boş pazar arabası ile eve dönerken şunu düşünüyorum: belki de en çok özlediğimiz şey ucuz sebze değil, hesap yapmadan pazara çıkabildiğimiz o eski günler.

 

Diğer Yazılar