SIK DİŞİNİ ARKADAŞIM!
Önce şu bilgiyi vererek başlayayım: Şeniz Doğan arkadaşım. Bunu saklamak, satır aralarına gizlemek istemedim. Okur bilsin ki bu yazıyı yazan kişi tarafsız değil.
Üstelik bu eleştirisiz bir arkadaşlık da olmadı. Gazeteci kimliğimle onu çok eleştirdim. En çok da kamuoyunu yeterince bilgilendirmemesi konusunda. Hakkındaki iddiaları, aldığı kararları vatandaşa daha açık anlatması gerektiğini defalarca yazdım, söyledim. Bu yüzden zaman zaman bana darıldığını da biliyorum.
Olsun.
Ve ben doğruyu söylemeye devam edeceğim. Bugün söylemem gereken doğru ise şu: Bu yazıyı yazmama sebep olan şey arkadaşlığımız değil, bir annenin, bir eşin hikâyesi.
27 Ekim sabahı, güneş daha tam doğmadan, bir ilçenin seçilmiş başkanının kapısı çalındı. Evi arandı, ardından gözaltına alındı. Dört gün sonra, 31 Ekim’de, eşiyle birlikte cezaevine gönderildi. Hem anne hem baba aynı anda içeride.
Şeniz’le ilk tanıştığımızda oğlu daha küçücüktü. Şimdi genç bir delikanlı. Ama hangi yaşta olursa olsun, bir evlat için annesinin ve babasının aynı sabah evden alınması, o evin kapısının arkadan kapanması, hayatın ağırlığını bir anda omuzlara yüklemesi demek. O delikanlının bu hafta ne düşündüğünü, annesiyle babasını ne zaman göreceğini, arkadaşlarının garip bakışlarının üstesinden nasıl geleceğini kim soruyor?
Yanlış anlaşılmasın. Bu yazıyı “suçsuzdur” demek için yazmıyorum. Şeniz Doğan suçluysa, hesabını verir, bunu ben de isterim. Rüşvet, irtikap, ihaleye fesat karıştırma ağır suçlamalar. Kamunun parasına el uzatan kim olursa olsun, arkadaşım da olsa hesap vermeli.
Ama mesele tam da burada başlıyor.
Suçlu mu, suçsuz mu, bunu bilmiyoruz. Bunu söyleyecek yer mahkeme. Peki mahkeme kararını vermeden önce neden bu kadar sert bir yol seçildi?
Hukukçu olan, yıllarca bu mesleğin içinde yetişen bir insandan söz ediyoruz. Şeniz Doğan’ın kaçacak yeri mi vardı? Denizli’nin sokaklarında büyüyen, bu şehirde seçilen, bu şehirde belediye başkanlığı yapan bir insan nereye kaçar? Adresi belli, işi belli, ailesi belli. Sabaha karşı kapıya dayanmak, evi aramak şart mıydı? Bir çağrıyla gelip ifade veremez miydi? Kaçmak isteyen biri 40 sayfa ifade verir mi?
Delilleri karartma ihtimali mi vardı? Belediye binası ve evi zaten arandı, deliller toplandı. Tutuklama bir ceza değil, bir tedbirdir. Hukukun ilk öğretisi budur. Tedbir ise ancak “başka türlü olmaz” denilen yerde uygulanır. Adli kontrol, ev hapsi, yurt dışı çıkış yasağı gibi daha hafif araçlar varken, bir annenin tutuklu yargılanması neden “tek çare” sayıldı? Bu sorunun cevabını gerekçeli karar kadar kamuoyu da merak ediyor.
Zamanlamaya da bakmadan geçemeyiz. Doğan, geçen ay CHP’den istifa edip YENİ Parti’ye geçti. Bir ay sonra gözaltı. Belediyeye mayıs ayında da operasyon yapılmıştı. Tesadüf mü, değil mi, bilemem. Ama bu ülkede insanlar artık tesadüflere inanmıyor. Ve kamu vicdanında “acaba?” sorusu bir kez filizlenirse, hiçbir gerekçeli karar onu söküp atamaz.
Adaletin sadece adil olması yetmez, adil görünmesi de gerekir.
Tarih bize şunu defalarca gösterdi: Yargı eliyle siyaseti dizayn etme çabası, nadiren amaçlanan sonucu verir. Siyaseti mahkeme salonunda kapatmaya çalışırsanız, o siyaset sokakta büyür. Halk, hapse atılanı çoğu zaman mağdur olarak görür. Doğru ya da yanlış, bu bir toplumsal reflekstir. Bugün adliye önünde alkışlarla uğurlanan bir belediye başkanının hikâyesi, kimin işine yarıyorsa yarasın, ama adaletin işine yaramıyor.
Bir kez daha söyleyeyim: Suçluysa cezasını çeker. Ama adil yargılanma hakkı, tutuklu olmadan da savunma yapabilme hakkı, bir gencin annesiyle babasını aynı anda cezaevi kapısının ardında bırakmama hakkı, bu ülkenin hukuk düzeninin kendi vaatleridir. Biz sadece bu vaatlerin tutulmasını istiyoruz.
Şeniz’e gelince.
Oğlun için, eşin için dik dur. Sık dişini arkadaşım.
Adalet er ya da geç kapıyı çalar. Umarım bu kez sabaha karşı değil, gün ışığında.
Diğer Yazılar




